Auto Glanz Tacir
  Vecizeler
GALLERY vecizeler/geflügeltes wort/winged words - Veciz Sozler 17
  Home -Ana Sayfa
  Vecizeler Kervani1
  Yakup Icik Vecizeleri 1
  Vecizler Arsivi 01
  Vecizler Arsivi 02
  Vecizler Arsivi 03
  Vecizler Arsivi 04
  Vecizler Arsivi 05
  Vecizler Arsivi 06
  Vecizler Arsivi 07
  Vecizler Arsivi 08
  Vecizler Arsivi 09
  Vecizler Arsivi 10
  Vecizler Arsivi 11
  Vecizeler Arsivi 01
  Vecizeler Arsivi 02
  Vecizeler Arsivi 03
  Vecizeler Arsivi 04
  Vecizeler Arsivi 05
  Vecizeler Arsivi 06
  Vecizeler Arsivi 07
  Vecizeler Arsivi 08
  Vecizeler Arsivi 09
  Vecizeler Arsivi 10
  Vecizeler Arsivi 11
  Ömer Hayyam 01
  Omar Khayyam 01
  Veciz Sozler 01
  Veciz Sozler 02
  Veciz Sozler 03
  Veciz Sozler 04
  Veciz Sozler 05
  Veciz Sozler 06
  Veciz Sozler 07
  Veciz Sozler 08
  Veciz Sozler 09
  Veciz Sozler 10
  Veciz Sozler 11
  Veciz Sozler 12
  Veciz Sozler 13
  Veciz Sozler 14
  Veciz Sozler 15
  Veciz Sozler 16
  Veciz Sozler 17
  Veciz Sozler 18
  Vecize Sozler 01
  Vecize Sozler 02
  Vecize Sozler 03
  Vecize Sozler 05
  Vecize Sozler 06
  Vecize Sozler 07
  Vecize Sozler 08
  Vecize Sozler 09
  Vecize Sozler 10
  Vecize Sozler 11
  Vecize Sozler 12
  Vecize Sozler 13
  Vecize Sozler 14
  Vecize Sozler 15
  Vecize Sozler 16
  Vecize Sozler 17
  Vecize Sozler 18
  Vecize Sozler 19
  Resimli Vecizeler Kervani 01
  Resimli Vecizeler Kervani 02
  Resimli Vecizeler Kervani 03
  Resimli Vecizeler Kervani 04
  Resimli Vecizeler Kervani 05
  Resimli Vecizeler Kervani 06
  Resimli Vecizeler Kervani 07
  Vecize Sozler 20
  Vecize Sozler 21
  Vecize Sozler 22
  Resimlerle Melle Sehri
  Autoglanz-Tacir, Stadt Löhne (Germany)
ÜC KISI ÜC KONUSMA! Fidel Castro / Gandi / Hitler
(Tarihi değiştiren 3 iddialı konuşma)


'Beni mahkum edin. Sorun değil. Tarih beni aklayacaktır' diyen Castro, İngilizlere en büyük darbeyi vururken, 'Kalbimde İngilizlere karşı nefret olamaz' diyen Gandi, asla korkak olmadığını söyleyen Hitler ve üç ayrı devrim:

Fidel Castro Küba'da Komünist Devrimin Che Guevera ile birlikte tartışmasız en büyük ismiydi. 26 Temmuz 1953'te Diktatör Batista'nın rejimini yıkmak için stratejik bir noktaya önemli bir saldırı gerçekleştirirken yakalandıktan sonra yargılanırken yaptığı tarihi konuşma ile ülkesinin kaderini değiştirdiğinin belki farkındaydı, belki de savunmasının bu kadar çok insanı etkileyeceğini hayal bile edemiyordu. Ama 16 Ekim 1953'de yaptığı bu konuşma bir ülkeye devrimin kapılarını araladı. Bu konuşmanın ilginç bir yönü de ülkemizde son günlerin en tartışmalı konusu olan 'Bayrak sevgisi' konusundaki tanımlamalardı.

Küba devrimi faşizme ve diktatörlüğe karşıydı. Ancak kendisi tarihin gördüğü en büyük faşist ve diktatör olan Adolf Hitler, bu olaydan tam 15 sene önce 26 Eylül 1938, Berlin'de yaptığı tarihi konuşma ile tam tersi bir devrimin temellerini atmıştı. Her iki devrim birbirinden oldukça farklı amaçlar ve farklı boyutlar içerse de her ikisi de şiddeti meşru ve mecburi bir eylem olarak görüyordu.

Öte yandan bilge devrimci Mohandas Gandhi, şiddete kesinlikle karşı çıkıyor ve ülkesini işgal edip, kendisini yıllarca aşağılayan İngilizlere karşı en büyük saldırıya hazırlanırken bile, yüreğinde onlara karşı kin beslemediğini söyleyecek kadar büyük bir alicenaplık sergiliyordu. Gandi tarihi konuşmasında " Şiddetsizliği politik bir araç olarak benimsemenizi istiyorum. Bu benim açımdan bir inanç meselesi, ama siz söz konusu olduğunuzda, bunu bir politika olarak kabul etmenizi istiyorum" diyordu gönül dostlarına.

İşte tarihi değiştiren ve 3 ayrı devrim gerçekleştiren 3 tarihi konuşmanın tam metinleri:

FİDEL CASTRO

26 Temmuz 1953, Küba tarihinde önemli bir dönüm noktası sayılır. Küba o yıllarda Amerikan yanlısı diktatör Fulgencio Batista’nın yönetimi altındadır. Bu tarihte Fidel Castro ve arkadaşları, Santiago’da bulunan Moncada kışlasına bir harekât düzenler. Ancak Moncada saldırısı, planlandığı gibi gelişmez. Castro ve adamları askerler karşısında etkili olamaz. Bir kısmı çatışmalarda ölürken, aralarında Fidel Castro’nun da bulunduğu diğerleri tutsak edilir. Yargılanır ve hapis cezasına çarptırılırlar.

Fidel Casto’nun yargılanması ise 16 Ekim 1953’te, büyük bir gizlilik içerisinde bir hastanede yapılır. Castro, hakimler önünde yaptığı bu konuşmada, ‘Tarih beni aklayacaktır’ derken 1959’daki devrime kadar giden süreci başlatan Moncada saldırısının meşruiyetini savunmaktadır. Fidel Castro’nun, o sıralar diktatör Fulgencio Batista rejimi altında fazla yankı bulamayan, gizli tutulan bu konuşması, resmen de kayıt altına alınmış olması hasebiyle iki yıl hapis, serbest bırakılma ve Meksika’ya sürgün edilme, ardından da Sierra Maestra Dağları’na geri dönüş ve nihayetinde 1959’da Batista rejiminin devrilmesiyle sonuçlanan dönemin önemli bir belgesi sayılmaktadır.

Bu konuşma, Castro’nun daha sonraları yaptığı, yedi saat kadar süren hamasî nutuklarının yanında elbette daha kısadır, ancak Küba’nın ünlü bir avukatının bir devrimci kimliğine dönüşümünün temelindeki sebepleri göstermesi bakımından güzel bir örnektir. Fidel Castro, hareketin iç dinamiklerini ve izlenecek yolu, ülkenin tarihî kahramanları ve onların ilkelerinden örneklerle göstermiştir.

“Şerefli hakimlerimiz,
Eğer yüreklerinizde ülkeniz, insanlık ve adalet için sevgiden eser varsa dikkatli dinleyiniz. Biliyorum, uzun bir süre için sesim kısılmaya çalışılacak; ülke yönetimi, gerçekleri tüm imkânlarıyla bastırmaya çalışacak, biliyorum. Bir kayıtsızlık halinin içine kıstırılıp gömülmeye çalışıldığımı da biliyorum. Ama haykırışım susturulamayacak. Kendimi en yalnız hissettiğim anda dahi göğsümden bu ses yükselecek. Yüreğim, kimi duyarsız korkakların reddettiğinin aksine bana bu gücü verecek.
Temmuz’un 27’sinde, Pazartesi günü, on sekiz adamımız, dağlardaki bir barakada hükümet güçleriyle çatışma halinde iken radyodan diktatörü dinledim. Bu anları yaşamayanlar ne çeşit bir acı ve öfke halinde olduğumuzu anlayamazlar. O gün, insanlarımızın hürriyeti için beslediğimiz ümitler, yıkıntıların ve kayıplarımızın altında kalmış iken; bu umutların paramparça oluşundan adeta şeytanca bir zevk duyan, daha önce hiç olmadığı kadar küstahça konuşan bir tiranı dinledik.
Kaba, iğrenç ve nefret uyandıran dilinden dökülen yalan ve iftiralar akını, geçen geceden beri kendisinin bilgisi ve onayı dahilinde, inanılmaz derecede insafsız bir katil çete tarafından akıtılan genç insan kanıyla karşılaştırılabilir ancak.
Söylediklerine bir an dahi olsun inanmış olmak, vicdan sahibi bir insanın hayatının geri kalan kısmını utanç ve vicdan azabı içerisinde geçirmesine kâfi gelir. Dinlediğim esnada o iğrenç alnını, üzerinde ‘gerçek’ yazan ve onu sonsuza dek lanetli bırakacak bir mühürle dağlamayı umut dahi edemedim. Çünkü binden fazla adamı, diktatörce buyruklarını yerine getirmek üzere bizimkilerden daha güçlü silahlarla donanmış bir şekilde üstümüze geliyordu.
Moncada Kışlası, bir işkence ve ölüm merkezine dönüştürüldü. Bazı kendini bilmezler, üniformalarını kasap önlüğüne çevirdiler. Duvarlar kana boyandı. Duvarlarda bulunan kurşun izleri, doğrudan yüze nişan alınarak açılan ateşin dehşet veren hatıraları olarak saç, yanık deri ve beyin parçalarıyla kaplandı. Kışlanın etrafındaki çimler, insan kanından yapışkan bir hal almıştı. Küba’nın kaderini yönlendiren bu suçlu eller, bu ölüm mekânının girişine esirler için bir cehennem yazıtı kazımışlardı: ‘Bütün umutlarınızdan vazgeçin…’
Bu dayanılmaz manzarayı örtmeye tenezzül bile etmediler. Yaptıklarını gizleme gereği de duymadılar. Yalanlarıyla insanları kandırdıklarını düşündüler, fakat kendileri aldandılar. Kendilerini hayat ve ölümün üzerinde güç sahibi, kainatın efendileri zannettiler. Fakat gün ağarırken yaptığımız saldırıda yaşadıkları korku, cesetler üzerinde ve kan içerisindeki sefahat ve şölenlerini dağıttı.
Dante, İlahî Komedya’da İnferno’yu (cehennem) dokuz tabakaya ayırır. Adî suçlular yedinci, hırsızlar sekizinci, hainler ise dokuzuncu tabakadadır. Şeytanlar, bu adamın ruhu için, eğer ruhu varsa tabii, cehennemde uygun yeri bulmak için epey zorlanacaklar. Santiago de Cuba’da bu menfur eylemleri başlatan adamın bir kalbi dahi olamaz.
Her toplumda böyle hayvanî güdülere sahip adamlar olur. Vahşiler ve sadistler, etrafta insan kılığında dolaşabilirler. Fakat onlar aslında biraz disiplin ve bazı sosyal davranışlarla dizginlenmiş canavarlardır. Eğer onlara kandan bir nehirden içecek sunulsa nehri kurutana kadar içmeden tatmin olmazlar. Bunlar için bir emir yeterlidir. En iyi ve en asil Kübalılar yok oldu onların ellerinde. En cesurlar, en dürüstler, en idealistler… Diktatör, onları ‘paralı askerler’ olarak nitelendirdi. Halbuki onlar, maaş alan, halkı savunmaları için verilen silahlarla bir zümrenin çıkarlarına hizmet eden en iyi vatandaşlarımızı öldüren adamların ellerinde can veriyorlardı.
Yoldaşlarımıza yapılan işkenceler boyunca onlardan ideolojilerine ihanet etmeleri ve Prio’nun kendilerine para verdiğini söylemeleri istendi. Bu yolla hayatlarını kurtarabileceklerdi. Fakat bu teklifi haksızlığa direnen bir öfkeyle reddettiklerinde ordu işkenceye devam etti. Kimilerinin gözleri çıkarıldı. Fakat hiç kimse teslim olmadı. Hiçbir şikâyet duyulmadı. Merhamet için yalvaran da olmadı. Bizim adamlarımız, erkeklik uzvundan mahrum bırakıldıklarında bile onlara eziyet edenlerin tümünden bin kat daha fazla erkekti. Fotoğraflar yalan söylemez, vücutları parçalara ayrılmış. Başka işkence metotları da kullanılmış. Erkeklerin bu cesaretinden dolayı hüsran içinde olan kadınlarımızın üzerine gidilmiş. Yoldaşlarımız Melba Hernandez ve Haydee Santamaria’nın bulunduğu hücreye ellerinde bir insan gözüyle birlikte birkaç kişi girmiş ve gözü işaret ederek Santamaria’ya: ‘Bu kardeşine ait, bize söylemediklerini sen de söylemezsen diğerini de çıkaracağız’ demişler. O da tam bir kararlılıkla: ‘Tek gözünü çıkardığınız halde ondan bir şey alamadıysanız benden de daha fazlasını alamazsınız’ cevabını vermiş. İşkence için tekrar geri dönüp kollarında sigara söndürdükten sonra nefretle yüzüne haykırmışlar: ‘Artık nişanlın yok, onu da öldürdük!’ Santamaria tüm metanetiyle karşılık vermiş: ‘O ölü değil, kendi ülkesi için ölen biri sonsuza dek yaşar…” Küba kadınının kahramanlığı ve asaleti bu dereceye yükselmiştir artık.
Biz Kübalıyız, Kübalı olmak beraberinde bir görev de getirir. Onu yapmamak suçtur, vatana ihanettir. Ülkemizin tarihinden gurur duyuyoruz. Tarihimizi okulda öğrendik. Özgürlük, adalet ve insan hakları kavramlarını duyarak yetiştik. Kahramanlarımızın aziz hatırasına saygı duymak öğretildi bizlere. Cespedes, Agramonte, Maceo, Gomez ve Marti, zihinlerimize işlenen ilk isimlerdi. Titan’ın bir zamanlar ‘Hürriyet dilenilmez, kılıçla kazanılır’ dediği öğretildi. Dünyada yeteri kadar ışık olması gerektiği kadar belli bir derecede şeref ve haysiyet de olmalıdır. Arsızların sayıları çoğaldığı zaman kendi içlerinde birçok insanın şerefini taşıyabilen insanlar daima olacaktır. Bu insanlar, özgürlüğü, yani insan haysiyetini çalanlara güçle karşı koyan insanlardır. O adamların içinde binlerce insan vardır. Bütün insanlık vardır, insanlık onuru vardır.
Bizlere 10 Ekim’ler ve 24 Şubat’lar, yani Kübalıların zorba hükümetin boyunduruğuna başkaldırdığı tarihler ulusal bayram günleri olarak öğretildi. Aziz bayrağımız üzerine titrememiz ve onu savunmamız gerektiği, her öğleden sonra ulusal marşımızda söylediğimiz gibi ‘Zincirle yaşamanın bir zillet, vatan için ölmenin ise sonsuza dek yaşamak’ olduğu öğretildi.
Bugün, beşikten itibaren öğrenilen bu fikirleri uygulamaya koymak isteyenlere yönelik cinayetler ve mahkumiyetler olmasına rağmen biz bunları öğrendik ve bir daha asla unutmayacağız. Bizler atalarımızdan miras, bağımsız bir ülkede doğduk ve bu böyle devam edecektir.
Marti’nin fikirlerinin, ardından gelen yüzyıl içerisinde tükeneceği zannediliyordu. Hatırası sonsuza dek sönmüş sanıldı önceleri. O kadar hakaret edilmişti ki… Ama o ölmedi, yaşıyor. Halkı zulme başkaldırıyor. İnsanları değerli. Halkı öyle vefakâr çıktı ki… Onun doktrinlerini savunurken ölen Kübalılar var. Yaralı genç Kübalılar, adeta döktükleri kanlarla onun ülkesi, milleti için yaşamasını istercesine son nefeslerini yine onun mezarı başında veriyorlar. Küba! Başına gelecekleri bilseydin Marti’nin ölmesine izin verir miydin?
Savunmamın sonuna geldim ama avukatların yaptığı gibi sanığın affını istemeyeceğim. Yoldaşlarım Pines Adası hapishanesinde ıstırap çekerken kendim için hürriyet isteyemem. Beni oraya, onların yanına, kaderlerini paylaşmak üzere gönderin. Başkanı suçlu ve hırsız olan bir ülkede dürüst insanların ölmüş ya da hapiste olması anlaşılır bir durumdur.
Biliyorum, mahkumiyet benim için kolay olmayacak. Ama korkmuyorum. Yoldaşlarımdan yetmişinin canını alan bu diktatörün gazabından korkmuyorum. Beni mahkum edin! Sorun değil. Tarih beni aklayacaktır.”

16 Ekim 1953


Mohandas Gandhi,

‘Onlara karşı en büyük saldırıya hazırlandığım anda bile, kalbimde İngilizlere karşı nefret olamaz’

Mohandas Gandhi (1869-1948), ya da daha bilindik ismiyle Mahatma (Yüce Ruh) Gandhi, İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Hint milliyetçi hareketinin lideriydi. Ama daha çok Hint ulusunun babası olarak zihinlere kazındı. Politik kariyeri boyunca onu zirveye çıkaran, politik ve sosyal ilerleme adına şiddeti reddeden politikaları benimsemesi oldu.
Gandhi, üniversiteden sonra İngiltere’de avukatlık yaptı. 1891’de Güney Afrika’ya giderek bir Hint hukuk şirketi namına çalışmaya başladı. İlk olarak orada ırk ayrımcılığının çirkin yüzüyle karşılaştı. Dayak yedi, otellerden ve trenlerden kovuldu. Yılmadı. Güney Afrika’daki Hintlileri haklarına sahip çıkmaları için örgütlemeye başladı. 1894’te Hint asıllıların oy verme hakkını ellerinden alan düzenlemeye karşı çıkmasıyla birlikte, önde gelen politik eylemcilerden biri olarak sivrilmeye başladı. Her ne kadar söz konusu düzenlemeyi engelleyemese de, bir kez sesini duyurmuştu.
Güney Afrika’dayken geliştirdiği şiddetsizlik politikasıyla (satyagraha-gerçeğe adanma) yanlışlara kendince karşı çıkmaya başladı. Şiddet içermeyen direnişi yedi yıl sürdü, yüzlerce kişi hapse atıldı ama en sonunda ırkçı Güney Afrika hükümeti, İngiliz ve Hindistan’ın da baskısıyla pes etti. Nihayet uzlaşma sağlanmıştı. Gandhi 1914’te ülkesi Hindistan’a döndüğünde bir kahraman gibi karşılanacaktı.
Fakat 1919’da Hindistan’ın hakimi İngilizler, fesat çıkardıkları iddiasıyla bazı Hintlileri hapsetti. Bunun üzerine Gandhi bir kez daha sahneye çıktı ve yeni bir satyagraha ilan etti. Hindistan sallandı. Amritsar katliamı olarak bilinen olayda İngilizler 400 Hintliyi öldürdü. 1920’ye gelindiğinde Gandhi, Hint politik yaşamının tek gündem maddesi olmuştu. Hint Ulusal Kongresi’ni kurdu ve İngiliz yönetimine karşı, İngiliz kurum ve mallarının boykotunu da içeren, barışçı sivil itaatsizlik hareketini başlattı. Binlerce kişi tutuklandı. Hatta Gandhi taraftarları, İngiliz yasalarına karşı verdikleri bu mücadelede, hapse girmek için güle oynaya kuyruk oluşturuyordu!
Tüm şiddeti dışlama çabalarına rağmen Gandhi, Mart 1922’de 6 yıl hapis cezasına çarptırılmaktan kurtulamadı. İki yıl sonra serbest bırakıldığında ülkedeki siyasî manzara oldukça değişmişti. Ulusal Kongre bölünmüş, Müslümanlarla Hinduların birlikteliği sona ermişti. Gandhi’nin politik etkinliği azalmıştı. Ta ki 1928 Aralık’ındaki Kalküta Kongresi’ne kadar. Gandhi bu kongrede, Hindistan için dominyon statüsü talep etmiş, aksi takdirde tam bağımsızlık için ulusal bir kampanya başlatma tehdidini savurmuştu. 1931’de Hint Ulusal Kongresi’nin tek temsilcisi olarak Londra’daki yuvarlak masa toplantısına katılmış, ama şiddetsizlik politikasının politik bir amaç olarak kullanılması üzerine partiden istifa etmişti.
1945’te İngiltere’deki yeni İşçi Partisi hükümetinin başlattığı müzakereler, 1947’de Mountbatten Planı ile sona erdiğinde, iki yeni dominyon ortaya çıkıyordu: Hindistan ve Pakistan. Ardından Hindularla Müslümanlar arasında çatışmalar patlak verdi. Gandhi, sükunet çağrılarına kulak verilmeyince, oruca başladı. Bilgenin, pasifizm içeren bu yaklaşımı bir kez daha ses getirdi; Kalküta ve Delhi’deki ayaklanmalar sona erdi. Ama Gandhi, bundan kısa bir süre sonra, Delhi’de, Müslümanlara olan sıcak ve barışçıl yaklaşımından hoşlanmayan Nathuram Godse adlı Hindu bir fanatik tarafından öldürüldüğünde, ardında, politik tarihin en etkin sonuç alma yöntemlerinden olan ‘sivil itaatsizliği’ ve ‘şiddetsizliği’ bırakıyordu. Gandhi, işgalci bir güce karşı hiç şiddete başvurmadan da mücadele edilebileceğini ve başarıya ulaşılabileceğini tüm dünyaya göstermişti.
Şüphesiz ki Gandhi, siyasî kariyeri boyunca birçok önemli konuşma yapmıştı. Ama Hint Ulusal Kongresi’nde, 7 Ağustos 1942’de, İkinci Dünya Savaşı’nın en sıcak günlerinde yaptığı konuşma, onun şiddetten uzak durma felsefesini sergilemesi ve aynı zamanda düşmanına dahi insan olmasından dolayı duyduğu saygıyı göstermesi açısından büyük bir öneme sahiptir.
***
“Kalplerinde İngilizler için nefret besleyenler var. İngilizlerden tiksindiklerini söyleyen insanlar olduğunu duyuyorum. Sıradan insanların zihni, bir İngiliz ile İngiliz hükümetinin emperyalist politikası arasında ayrım yapmaz. Onlar için ikisi de aynıdır. Japonların ortaya çıkmasına da aldırış etmeyen insanlar olabilir. Belki de bu, onlar açısından, sadece efendilerin değişmesinden başka bir şey değildir. Ama bu tehlikeli bir yaklaşım. Bunu zihninizden atın. Kritik bir zamandayız. Eğer sakin kalır ve kendimize düşen rolü oynamaz isek, doğru bir şey yapmamış olacağız. Eğer bu savaşı yapan sadece İngiltere ve Amerika ise, ve bize düşen anlık bir yardım sağlamaksa, bu yardımı ister gönüllü vermiş olalım, isterse bizden zorla alınmış olsun, yine de hoş bir durum değil. Sadece bizim kendi savaşımız olursa, gerçek öfkemizi ve cesaretimizi gösterebiliriz. İşte o zaman her çocuk cesur olacaktır.
Özgürlüğümüz, gökten düşmeyecek, onu savaşarak alacağız. Yeterli fedakârlığı gösterdiğimizde ve cesaretimizi ispatladığımızda İngilizlerin bize özgürlüğümüzü vermek zorunda kalacaklarını gayet iyi biliyorum. İngilizlere yönelik nefreti kalbimizden söküp atmalıyız. En azından benim kalbimde böyle bir nefret yok. Aslına bakılırsa, İngilizlerin, her zamankinden daha çok dostuyum. Bunun sebebi, şu an büyük bir stres içinde olmaları. Dostluğum, yaptığı hatalardan dolayı onları uyarmamı gerektiriyor. Ben onların kendilerini içinde buldukları durumda olmadığım için, onlara hatalarını gösterebilecek durumdayım. Bir uçurumun eşiğinde ve içine düşmek üzere olduklarını biliyorum. Bundan dolayı, ellerimi kesmek bile isteseler, dostluğum, onları uçurumdan çekip çıkarmamı gerektiriyor. Birçokları gülse de, bu benim yaklaşımım ve bunun doğru olduğunu söylüyorum.
Onlara karşı en büyük saldırıya hazırlandığım anda bile, kalbimde İngilizlere karşı nefret olamaz. ‘Mademki zor durumdalar, o halde bir darbe de ben vurayım’ düşüncesi asla aklıma gelmez. Hiçbir zaman gelmedi de. Tabii ki öfke anında sizi provoke eden şeyler olabilir. Her şeye rağmen şiddete meyletmemelisiniz. Böyle bir şey, şiddetsizlik politikasına sadece utanç ekler. Böyle bir şey olursa bilin ki, nerede olursam olayım beni canlı bulamayacaksınız. Kanları yüzünüzde olacak. Eğer bunu anlamıyorsanız, bu kararımı şimdiden reddetmeniz daha iyi olacaktır. Sizi anlamakta zorlandığınız şeylerden dolayı nasıl suçlayabilirim ki?
Savaşta asla aklınızdan çıkarmamanız gereken tek bir ilke var. Benim inanmadığım gibi siz de asla İngilizlerin başarısız olacağına inanmayın. Onları korkaklar sürüsü olarak görmüyorum. Ve biliyorum ki, İngiltere’deki her ruh, yenilgiyi kabul etmektense, ölmeyi yeğleyecektir. Mağlup edilebilirler ve tıpkı Burma, Malaya ve diğer çekildikleri yerlerde olduğu gibi sizi de, imkân olduğu anda geri alabilme düşüncesiyle, bırakabilirler. Bu onların askerî stratejisi olabilir. Ama şu an bizi bırakmaları durumunda ne olacağını bir düşünelim. Bu durumda buraya Japonlar gelecektir. Japonların gelişi Çin’in, belki de Rusların sonu olacak. Bu tür meselelerde benim hocam, Pandit Jawaharlal Nehru’dur. Ne Rusya’nın ne de Çin’in yenilgisinin aracı olmak istiyorum. Böyle bir durumda kendimden nefret ederim.
Biliyorsunuz, hızlı hareket etmekten hoşlanırım. Ama sizin istediğiniz kadar hızlı hareket etmiyor olabilirim. Belki İngilizler de bilgelikten nasiplerini alacak ve kendileri için savaşmak isteyen onlarca kişiyi hapse atmanın yanlış olduğunu anlayacaklardır. Belki Cinnah’ın da fikirlerinde bir değişiklik olabilir. Şiddetsizlik herkese yardımcı olabilecek, eşi olmayan bir silahtır. Bu yöntemle şu ana kadar çok fazla bir şey elde edemediğimizi biliyorum, bundan dolayı, bu tür değişiklikler meydana gelirse, bunu, son 22 yılda gösterdiğimiz büyük çabalara ve Tanrının bize yardım etmesine yoracağım.
‘Hindistan’ı terk edin’ sloganını seslendirdiğimde, o zaman Hindistan’daki ümitsizliğe kapılmış kişiler, önlerine yeni bir şey koyduğumu sandılar. Gerçek özgürlük istiyorsanız, bir araya gelmek zorundasınız. Bu türden bir araya geliş, şu ana kadar yeltenilmeyen ve şahit olunmayan türden gerçek bir demokrasi meydana çıkartacaktır. Hapisteyken Fransız Devrimi hakkında çok şey okudum. Fransız halkına karşı büyük bir hayranlığım var. Nehru da bana Rus Devrimi hakkında çok şey anlattı. Ama bana kalırsa onların mücadelesi gerçek demokrasi için değil, halk için verilen bir savaştı. Benim demokrasi anlayışıma göre, herkes kendi kendisinin efendisidir. Yeteri kadar tarih okudum ve şiddetsizlik politikası ile geniş ölçekli bir demokrasi kurulduğuna şahit olmadım. Bir kez bunları anlarsanız, o zaman Müslümanlarla Hindular arasındaki farklılıkları da unutacaksınız.
Önünüzdeki çözüm size şunu söylüyor: ‘Su kuyusundaki kurbağalar olarak kalmak istemiyoruz. Dünya federasyonunu hedefliyoruz. Bu da sadece şiddetsizlik politikası ile gerçekleşebilir. Silahsızlanma da, sadece eşi benzeri olmayan şiddetsizlik politikasını benimserseniz gerçekleşebilir.’
Beni hayalperest olarak görenler çıkabilir ama ben iyi bir iş adamıyım ve işim de dirliği sağlamak.
Eğer bu bakışımı paylaşmazsanız üzülmeyeceğim. Aksine beni şu an üzerime yükleyeceğiniz sorumluluktan kurtaracağınız için sevinçle dans edebilirim de.
Şiddetsizliği politik bir araç olarak benimsemenizi istiyorum. Bu benim açımdan bir inanç meselesi, ama siz söz konusu olduğunuzda, bunu bir politika olarak kabul etmenizi istiyorum. Disiplinli askerler olarak bunu özümsemenizi ve mücadeleye katıldığınızda da uygulamanızı istiyorum. Herkes bana 1920’deki adamla aynı kişi olup olmadığımı soruyor. Tek fark, şimdi, bazı konularda, o dönemden daha güçlü olmam.

7 Ağustos 1942


Adolf HİTLER

“Asla bir korkak olmadım!”

1918’de Çekoslovakya Cumhuriyeti ilan edildiğinde, ülke sınırları içerisinde, küçümsenemeyecek sayıda, Almanca konuşan bir topluluk vardı. Bu topluluğunun yaşadığı bölge Südetler (Sudetenland) olarak biliniyordu. Almanca konuşan Südetler’deki azınlık, Adolf Hitler’in, ‘Ein Volk - Ein Reich - Ein Führer’ (Tek Millet-Tek Devlet-Tek Lider) şeklindeki rüyasını gerçekleştirmek için mükemmel bir bahane oldu.
Hitler 1938 Eylül’ünde tüm dikkatini, 3 milyon kadar Almanın yaşadığı bu bölgeye çevirmişti. Özetle, Südetler bölgesinin Almanya’ya devredilmesi gerektiğini, bu gerçekleşirse, Avrupa’da başka bir toprak talebi olmayacağını söylüyordu. Südetler bölgesindeki Sudeten Deutsche Partei’yi (Südet Alman Partisi) ve gizlice kurdurduğu ekipleri manipüle ederek bölgeyi karıştırdı. Südet Almanları, Hitler’in iddialı ve kucaklayıcı söylemlerinden etkilenerek protesto gösterilerine giriştiler. Çek polisi olaylara müdahale etmek zorunda kaldı. Hitler bu gelişmelerden istifade etmekte gecikmedi ve müdahale esnasında 300 Almanın öldürüldüğünü iddia etti. İddiasının aslı astarı yoktu ama Hitler, müdahale için bahane arıyordu.
22 Eylül 1938’de İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, Hitler ile görüşmek üzere Münih’e gitti. Bu görüşmede Hitler, Chamberlain’a bir ültimatom vererek, Südetler’in Almanya’ya devredilmesini istedi. Fakat Chamberlain, Çekoslovakya’nın kurucularından Dr. Beneş’i bu çözüme ikna edemedi. Bu kez Almanya doğrudan Çeklere bir ültimatom vererek, sorunun 28 Eylül gecesine kadar çözülmesini istedi ve birliklerini Alman-Çek sınırına yığmaya başladı.
Çek ordusu ise kendi ülkesini savunmaya hazırlanıyordu. Bu arada Fransız birlikleri de alarma geçti. Savaş kaçınılmaz görünüyordu. Bu durum Fransa, İngiltere ve Çekoslovakya arasında hızlı bir diplomatik trafiğe sebep oldu. Chamberlain, Hitler’den bir kez daha görüşmeye yanaşmasını istedi. İşgali 48 saat erteleyen Hitler, konuyu masaya yatırmak için İngiltere ve Fransa Başbakanları ile İtalyan diktatörü Mussolini’yi Münih’e çağırdı. Büyük güçler arasındaki sinir savaşının mezesi olan Çekoslovakya’dan ise hiç kimse davet edilmemişti!
29 Eylül 1938’de imzalanan Münih Antlaşması ile Hitler’in isteklerine boyun eğildi. Südetler, Almanya’nın olmuştu. Bir gün sonra ülkesine dönen Chamberlain, coşkulu bir kalabalık tarafından karşılandı. Varılan antlaşmayı ‘Zamanımızın barışı’ olarak lanse eden Chamberlain’a göre, Avrupa, bir savaşın eşiğinden dönmüştü! Chamberlain’in 1930’larda Hitler’e karşı izlediği Yatıştırma Politikası (Appeasement Policy) çok eleştiri alsa da işin aslı şuydu: Ne İngiltere’nin ne de Fransa’nın, giderek kabına sığmayan ve Versailles Antlaşması’nın sınırlamalarından kurtulmak için bahane arayan Almanya’nın karşısına çıkacak durumu vardı!
Avrupa rahat bir nefes aldığını düşünüyordu. Zira Hitler, başka bir toprak meselesini gündeme getirmeyeceğine söz vermişti. Ama bir sürpriz yaptı ve Münih Antlaşması’nı ‘değersiz bir paçavra’ diye niteleyerek 1 Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etti. Fransa ve İngiltere iki gün sonra Almanya’ya savaş ilan etti. İkinci Dünya Savaşı başlamış, Hitler dünyayı faka bastırmıştı!
Başlattığı savaşla 27 milyon asker ve 25 milyon sivilin ölümüne, tam 4 trilyon doların savaşlarda harcanmasına sebep olan bu çılgın diktatör, 26 Eylül 1938’de Berlin’deki Sportspalast’da yaptığı ateşli konuşmada gözünü kan bürüdüğünü net bir şekilde dile getiriyor ve Alman halkına topyekûn bir savaşa hazırlanmaları gerektiğini ima ediyordu. Dönemin politikacılarının bu cüretkâr konuşmayı yeteri kadar iyi analiz edememesi, tüm dünyaya oldukça pahalıya patlayacaktı!
Hitler işte o tarihî konuşmada, gelecek kanlı yılların haberini veriyordu.

* * *
“Şimdi çözülmesi gereken ve çözülecek olan son sorunla karşı karşıyayız. Bu Avrupa’dan yapacağım, asla vazgeçmeyeceğim ve de Tanrı’nın izniyle yerine getirilmesini temin edeceğim son toprak talebi olacak. Bu sorunun geçmişi şudur: 1918’de ‘halkların kendi kaderlerini tayin hakkı’ ikliminde Orta Avrupa, devlet adamı olarak isimlendirilen bazı aptallar tarafından parçalanarak yeniden şekillendirildi. Bu halkların kökenleri, ulusal beklentileri, ekonomik gereksinimleri göz önünde bulundurulmadan, Orta Avrupa parçalandı ve zorla yeni devletler türetildi. İşte Çekoslovakya da varlığını bu sürece borçlu.
Bu Çek devleti, hayatına tek bir yalanla başladı. Bu yalanın mucidi Beneş isimli bir adamdı. Bu Bay Beneş, Versailles Anlaşması esnasında ortaya çıkarak ilk etapta dinleyicilerini bir Çekoslovak ulusu olduğuna inandırdı. Kendi yurttaşlarına daha geniş topraklar kazandırmak ve kendini haklı çıkarmak için bu yalanı icat etmek zorunda kalmıştı. Sonuç olarak bu Bay Beneş sayesinde Çekler, Slovakya’yı işgal etti. Daha sonra bu ülke yeterli görülmediği için olsa gerek, self-determinasyon haklarını ihlal ederek ve kendi kaderlerini belirleme iradelerini göz ardı ederek, üç buçuk milyon Almanı da kendi topraklarına dahil ettiler. Daha sonra bu bile yeterli olmadığından olsa gerek, bir milyondan fazla Macarı, ardından Karpat Ruslarını ve son olarak da yüz binlerce Polonyalıyı topraklarına dahil etmek zorunda kaldılar. İşte hakları çiğnenmiş ulusların tartışılmaz iradelerine karşı gelinerek, self-determinasyon haklarının bariz bir şekilde çiğnenmesiyle oluşturulmuş bu devlet, daha sonradan Çekoslovakya olarak isimlendirilen devlettir.
Şimdi size burada seslenirken, doğal olarak tüm bu baskı altına alınmış halkların kaderlerine yönelik bir sempati de besliyorum. Slovaklara, Polonyalılara, Macarlara ve Ukraynalılara karşı sempati besliyorum. Bununla birlikte doğal olarak sadece Alman vatandaşlarım ve onların kaderi adına konuşuyorum.
Bay Beneş o zaman bir dolu yalanla bu ülkeyi yarattığında, sağduyulu devlet adamları gibi, İsviçre modelinden hareketle onu kantonlara ayıracağına dair açık bir söz vermişti. Ama hepimiz bu kanton sistemi sorununu nasıl çözdüğünü biliyoruz: Bir terör rejimi başlatarak!
Almanlar haklarının ihlal edilmesini protesto etmeye başladıklarında, üzerlerine ateş açıldı ve o zamandan bu yana bir imha savaşı devam ediyor. Çekoslovakya’daki bu ‘barışçı’ kalkınma yılları boyunca, neredeyse 600 bin Alman, Çekoslovakya’yı terk etmek zorunda kaldı. Bunun çok basit bir sebebi vardı; aksi takdirde açlıktan öleceklerdi!
1918’den bu yana yaşanan tüm olaylar, bir şeyi net olarak gösteriyor: Bay Beneş, Alman unsurunu yavaşça ortadan kaldırmaya kararlı. Ve bir dereceye kadar başarılı da oldu. Sayısız insana eşsiz acılar tattırdı. Milyonlarca insanı korkutmayı ve tedirgin etmeyi başardı. Sürekli bir terör rejimiyle, milyonlarca insanı sindirmeyi başarırken, bu esnada bu devletin ‘uluslararası’ hedefleri de netleşti. Artık, gerekirse, bu ülkenin Almanya’ya karşı kullanılabileceği gerçeğini saklamaya da kalkışmadılar.
Fransız Havacılık Bakanı Pierre Cot, ‘Bu devlete ihtiyacımız var. Çünkü bu ülkenin bir üs olarak kullanılmasıyla, Alman ekonomisi, Alman sanayisi bombardımanla daha rahat tahrip edilebilir’ diyerek, gayet cesur bir şekilde bu arzuyu ifade etti. Şimdi Bolşevizm de bu ülkeyi bir ön cephe olarak kullanıyor. Bolşevizm ile temasımız olmadı; Bolşevizm, Orta Avrupa’ya girmek için bu ülkeyi kullanıyor.
Ve şimdi de konunun en ahlaksız kısmına gelelim. Bir azınlık tarafından yönetilen bu ülke, diğer ülkeleri de, bir gün kendi kardeşleri üzerine ateş açmalarını gerektirecek bir politika üzerinde işbirliği yapmaları için zorluyor. Bay Beneş, Almanlara, ‘Eğer Almanya’ya savaş açarsam, Almanlara ateş açmak göreviniz. Eğer bunu yapmak istemezseniz, ihanet etmiş olursunuz ve sizi vurdururum’ diyor. Aynı şeyi Macarlar ve Polonyalılardan da talep ediyor. Slovaklardan, Slovak halkının çıkarına olmayacak bir davayı savunmalarını istiyor. Slovak halkı sadece barış istiyor, macera değil. Yine de Bay Beneş, bu insanların ihanet etmesini bir şekilde sağlıyor. Ya kendi halklarına ihanet edecekler, kendi halklarına ateş etmeye hazırlanacaklar ya da Bay Beneş onlara ‘Vatana ihanetten suçlusunuz, bundan dolayı sizi idam ettireceğim’ diyecek. Sadece kokuşmuş, şeytanî ve suçlu bir rejim bunu talep ediyor diye, yabancı kökenlileri muhtemelen kendi halklarına ateş açmaya zorlamaktan daha utanç verici bir şey olabilir mi? Sizi temin ederim ki, Avusturya’yı işgal ettiğimizde, ilk emrim, hiçbir Çek’in Alman ordusunda askerlik yapmaya zorlanmaması, hatta buna izin verilmemesiydi. Onları kendi vicdanları ile mücadele etmek zorunda bırakmadım.
Yine de Bay Beneş’e muhalefet eden herkesin, ekonomik olarak ipi çekiliyor. Dünyadaki demokrasi havarileri salt yalan söyleyerek bunu gizleyemezler. Bay Beneş’in ülkesindeki koşullar, diğer ulus mensupları söz konusu olduğunda korkunç durumda. Sadece Almanlar adına konuşuyorum. Tüm Alman toplulukları içerisinde en yüksek ölüm oranı, en düşük doğum oranı ve en şok edici işsizlik oranı Südet Almanlarında. Bu daha ne kadar devam edecek? Yirmi yıldır Çekoslovakya’daki Almanlar ve Reich Cumhuriyeti’ndeki Alman halkı, sadece güçsüz oldukları ve demokrasi dünyasında bu işkencelere karşı kendilerini savunmakta aciz kaldıkları için bu duruma seyirci kalmak zorunda bırakıldılar…
Bay Chamberlain’a, uygun gördüğümüz tek çözümü münasip bir dille anlattım. Dünyadaki en doğal çözüm bu. Değişik ulus topluluklarının bu Bay Beneş ile birlikte olmayı arzulamadıklarını biliyorum. Bununla birlikte sadece Almanların sözcüsüyüm ve sadece Almanlar için konuşuyorum. Prag’daki bu çılgın, bu üç buçuk Almana kolaylıkla zulmedeceğini düşünebilirken, bir kenarda hareketsizce durup bu durumu daha fazla seyretme arzusunda olmadığımı açık bir şekilde dile getirdim. Ayrıca Alman sabrının tükendiğini de şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ortaya koydum. Art arda gelen provokasyonlar karşısında hoşgörülü ve sabırlı olmak Almanların karakteristik özelliği olmasına rağmen, sabrın tükendiği anın da geldiğini söyledim! Ve nihayet İngiltere ve Fransa, Çekoslovakya’dan tek olası talepte bulundular: Alman toprağını Reich hükümetine bırakmasını.
Bu esnada Bay Beneş’in yaptığı tartışmaların hepsinden de haberdarım. İngiltere ve Fransa’nın, bu ulusların kaderi nihaî aşamada değişmeyecekse artık olaylara Çekoslovakya adına daha fazla müdahale etmeyecekleri şeklindeki açıklamasıyla yüz yüze kalınca, Bay Beneş bir yol buldu. Bu topraklardan vazgeçilmesi gerektiğini kabul etti. Söylediği bu! Ama ne yaptı? Topraklardan vazgeçmedi, aksine Almanları bu topraklardan sürüyor! İşte oyunun son durağı da burası! Korkunç istatistikî rakamlar geliyor: 10 binle başlayan rakam 214 bine kadar tırmandı. Neredeyse bütün bir bölge nüfustan arındırılıyor…
Şimdi İngiliz hükümetine son Alman teklifiyle birlikte bir memorandum verdim. Bu memorandum, Bay Beneş’in yerine getirmediği vaatlerden başka bir şey içermiyor. Teklifin özü çok basit: Nüfusu Alman olan ve Almanya’ya katılmak isteyen bölge, Almanya’ya bırakılacak. Tabii ki Bay Beneş’in muhtemelen bir iki milyon Almanı sürmeyi başarmasından sonra değil, hemen şimdi, derhal!
Çekoslovakya’da, uzun zamandır bilinen demografik ve linguistik dağılımdan hareketle adil bir sınır seçtim. Her halükârda Bay Beneş’ten daha adilim. Sahip olduğumuz gücü istismar etmeye niyetim yok. Bundan dolayı başından bu yana nüfusun büyük bir bölümü Alman olduğu için bu toprağın Alman hâkimiyeti altında olması gerektiğini söyledim. Yine de sınırların nihaî aşamadaki durumunu, orada yaşayan Almanların oyuna bırakacağım! Bu yüzden bu bölgede bir plebisit yapılmasına karar verdim. Böylelikle hiç kimse bu hususta haksızlık yapıldığını söyleyemeyecek…
Bay Chamberlain’a gösterdiği gayretlerden dolayı minnettarım. Alman halkının barıştan başka bir şey istemediği konusunda onu ikna ettim. Bununla birlikte, sabrımızın sınırları zorlandığında geri adım atmayacağımızı da söyledim. Ona bir konuda daha garanti verdim ve bu garantiyi burada bir kez daha tekrarlıyorum: Bu sorun çözüldüğünde, Avrupa’da artık Almanya için başka bir toprak sorunu olmayacak! Ayrıca Bay Chamberlain’a, Çekoslovak sorunu çözülür çözülmez, diğer bir deyişle Çekler, baskı yoluyla değil barışçıl yöntemlerle diğer azınlıklarına yaklaştıklarında, Çek devleti ile daha fazla ilgilenmeyeceğim konusunda da teminat verdim. Teminatım elinde. Artık Çek istemiyoruz! Bu arada Alman halkına da, Südet Almanları sorunuyla ilgili olarak sabrımın taştığını söylemek isterim!
Bay Beneş’e, bize yapılacağı garantisini verdiği şeylerin hayata geçirilmesinden başka bir şey içermeyen bir teklif yaptım. Artık karar onun! Savaş ya da barış! Ya bu teklifi kabul eder ve sonuç olarak Almanlara bağımsızlıklarını verir ya da biz gelir kendimiz alırız! Dünya bilmelidir ki, dört buçuk yıllık savaş ve uzun politik kariyerim süresince, kimsenin beni itham edemeyeceği bir şey var. Asla bir korkak olmadım! Şimdi halkımın ilk askerî olarak en öne geçiyorum. Dünya bilsin ki, bu kez arkamda 1918’den çok farklı bir halk var! O zaman kerameti kendinden menkul bir âlim, demokratik söylemleriyle halkımızı zehirlemeyi başarmış olsa da, bugün arkamda duran halk, o halk değildir. İğne sokması gibi gelir bize bu tür şeyler. Artık canımızı acıtamazlar, bağışıklık kazandık!
Şu andan itibaren tüm Alman halkı arkamda birleşecektir. İrademin, iradeleri olduğunu hissedecekler. Bana harekete geçme yetkisini veren, halkımın geleceği ve kaderidir. Şimdi sizden, sevgili Alman halkımdan, arkamda saf tutmanızı istiyorum! Şimdi tek istediğimiz, her zorluktan ve tehlikeden daha kuvvetli olacak ortak bir irade oluşturmaktır. Eğer irademiz, bu zorluklar ve tehlikelerden daha kuvvetli olursa, gün gelir onları da yener.
Biz kararımızı verdik!
Şimdi de Bay Beneş versin!”

26 Eylül 1938, Berlin

Yakup Icik

Heute waren schon 10 Besucher (107 Hits) hier!
=> Willst du auch eine kostenlose Homepage? Dann klicke hier! <=
"
Autoglanz-Tacir Exklusive Fahrzeugpflege